
Ruh Kirlenmesi
RUH KİRLENMESİ
Bu yaz çok sıcak geçiyor. Bölgede nem oranının yüksek olmasıyla kentte insan sıcaklardan fazlasıyla etkileniyor. Köyler şimdi daha bir kalabalık.
Okulların tatile girmesiyle Karadeniz’de zaten kentlerden köylere bir kaçış başlar. Bu yılki sıcaklar insanları iyice kentten kaçırmaya başladı. Hâlbuki bir ay öncesine kadar beklenmeyen yağmurlar yağmış, her yan toz topağından arınmıştı.
Duyarsız kalınca kentler, yaşanılır olmaktan çıkıyor. Çarpık kentleşme ruh kirlenmesine de neden olan iz bırakıyor insanda. Ağaçsız sokaklar, bakımsız mezarlıklar, gürültülü caddeler ve çöp kokan sahiller farkında olmadan zamanla duygusuzlaştırıyor insanı. İdareciler gelecek yüz yılın kentlerini seremediler göz önüne. “Herkes evinin önünü süpürürse bütün kent temiz olur” sözüne de kimse kulak asmıyor.
Doğa ise kendini yenilemesini biliyor. Bu yıl, yağmurlarla bir başka görünüm kazandırdı kendine. Ve takındığı görünümle insanları sıkmıyor. İnsanı bayıltan çimen renginden sonra her tarafta siyaha çalan bir renk hâkim şimdi. Bu renk cümbüşü tropikal okyanusu anımsatıyor. Her yanda bir alacalanma başlayacak yakında. Bağ, bahçe denize dökülen nehir ağzı gibi olacak.
Her mevsim kendini yenileyen doğa, insanların karşısına arınmış olarak çıkarmış. Yapraklar sararıp dökülecek ama köyde ormanlar hâlâ yeşil bir renk denizi içinde. Yeşil, yatağımızı kaplayan desenli kalın bir örtüye benziyor köyde. Ya insanlar; onların değer yargıları değişiyor.
Kimileri doğanın farkındalığını yaşasa da, kimi insanlar hala sel önünden tomruk kapma yarışında. Herkes harmana serdiği fındığı ramazana kadar kurutma telaşında. Otuz altı yıl önce yine bu zamanda fındık toplanırken kimse ramazandır diye dert yanmazdı. Çalışmak olağan karşılanırdı. Güle oynaya fındık toplanırken iftar yaklaşırdı. Bir neşe, bir neşe ki sormayın gitsin, yaşamak gerekirdi.
Köyde baba evini onardıktan sonra epeydir, işimden akşamları köye dönüyorum. Başlangıçta bakımsız kalan evin tadına şimdi doyulmuyor. O sıvası dökülmüş duvarlar, güvelenmiş tahtalar, tozlanmış camlar ilgilenince nasıl da ışıl ışıl parlıyor. İnsan da böyle değil midir? Tatlı bir söz, güler yüz ruhun ilacıdır. Hoş bir an karşısında insanlar nasıl da canlanıp size yakınlaşırlar. Birlikte, zamanla anı olacak doyumsuz zamanlar yaşanır. Boşuna dememişler; “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır.” Çok şey değişti kısa zamanda; dünyaya artık tatlı dilli yılanlar egemen.
Köyde, geç saatlere kadar harmanda oyalanıyor, börtü böcek sesi dinliyorum. Hele az yukarıdaki komşunun sulama havuzundan gelen kurbağalar bir şölene başlıyorlar ki insan eski zaman düğün alayını anımsıyor. Konu konuyu açıyor, ama ne düğünlerdi o düğünler.
Çeşit çeşit yemekler pişer, hamurlar açılırdı düğün evinde. Arpa şehriyesinden yapılan çorbanın ardından verilen soğan yahnisini hanidir yemeyenimiz vardır. Gabarcık tatlısını bilmeyen gençler, sütlaç pişirilmeyen evler var ki o evlerin içinde yaşayanlara lapadan, oğmaçtan söz açmaya ne hacet.
Hey gidi günler…
Köyde harmana otağ kurup temiz havayı içime çekerken gece yarısına doğru sabahın çiyi üzerime düşüyor. Uyuyabilir de sabah erken, ama çok erken uyanırsam şafak sökmeden kuşların tefekkür içinde ötüşlerini dinlerim. Dedem buna kuşlar okuyor derdi; kuşlar ne okuyorlarsa! Ama bana en iyi müzikten daha iyi geliyor kuşların sabah ötüşleri.
Hırstan, kötülükten, nefretten ve günlük stresten uzakta…
Sevgiden yana.
Dingin, uhrevi ve tasavvufi…
Sonra, horozların ötüşü beni sabahın köründe çıktığım düşünsel uzun bir yolculuktan soru yumaklarıyla dönmemi sağlar.
Şafak söker yavaşça.
Güneş aynı yönden yine doğar.
Ve insan, çevresini duyumsamadan bir yeni güne başlar.
Bu duyarsızlık sonuçta, geçmişten bu güne köprü kurmayan ve kendisiyle hesaplaşmayı unutan insanda ruh kirlenmesini sağlıyor.