
ÖYKÜ
KAR TANELERİ
Gökyüzünde bir yağış belirtisi ararken anılara takılıp kaldı.
Bahçe işi yapan annesine yaz tatillerinde istemeye istemeye yardımı dokunurdu.
Baharda küçük toprak parçasına ektiği tohumlar serpilip fide olduğunda annesi onları göz göz yaptığı bahçeye diker, ardından da gün aşırı sulardı. Köylük yerde iş çok… Ahırda sığırlar, tosun... Eşikte köpek, kedi…
Başka ne olsun! Ha, bir de çocuklar… Kısaca, tüm işleri ve çocukların kırdığı bini aşkın cevizi büyükbabası camiden eve dönmeden tastamam etmesi gerekirdi annesinin.
Sabah güneşiyle güne küsen fidelerin yaprakları öğleden sonra sarkıt haline gelirdi. Kimi çelimsiz fideler de yapraklarıyla birlikte düşüverirdi sıcacık toprağın üzerine. Su vermezseniz dirilecek başka derman bulamaz, çok geçmeden kuruyuverirlerdi. Kurumadan canlanıp diklenmeleri ve bir zaman sonra meyveleriyle salkım saçak olmaları diplerine dökeceğiniz birkaç yudum suya bağlıydı.
Onca işin arasında bahçe sulamak da annesinin yapması gereken işlerinden biriydi. Oysa gün hemen biterdi de annesi hâlâ işleri yetiştiremezdi. Hortumu çeşmeye takıp bahçede sulayabildikleri fidelerin geleceği annesine göre onların elindeydi. Bunu yapabileceklerine pekâlâ inanıyordu annesi. Bu işi yapmaları için ısrar ettiğinde kimi zaman ona bıkkınlık gelirdi. Ama hep ona… Oyun arasında bahçe sulamak işi de nerden çıktı diyordu. Üstelik gün aşırı sulamak…
Her akşamüzeri… aman Yarabbi! aman Yarabbi! derdi. Allah’ım yağdır bir yağmur da oyuna döneyim derdi, hortuma suyu verip her fide ıslatışında. Kimi zaman şimşek çaktığında, gök gürüldediğinde annesi onu telaşla eve çağırırdı.
Tarh ettiği bahçeye diktiği fidelerden annesi çok geçmeden sebze toplamaya başlardı. O zamanlar sonbahar yağmurları ve kar, o kadar doyurucuydu ki yazın otsu bitkilerin dışında kalan ağaç ve ağaççıkların sulanmasına gerek duyulmazdı. Ama ona göre yağmur her mevsim yine de yağsındı. Yağsın ki çocuklar daha çok oyun oynasın.
Hayat nelere gebe; yağış gene olsundu ama bu dileği artık başka nedenler içindi…
İlgili birimlerin, yaşanan kış mevsiminde bahçelerin sulanması gerektiği yönündeki açıklamalarını yerel gazetelerde okuyuncaya dek, yolda izde söylenenlere kulak asmadı. Olayın önemini ancak ilerde kavrayacaktı.
Kahvehane köşelerinde, evlerde, bağda bahçede kaç aydır kuraklığı konuşan köylüler böyle önemli konuda ipe sapa gelmez yorumlar yapıyorlardı. Bir yandan da aymazlık içindedirler. Oysa konuyla ilgili tüm birimlerin gün aşırı duyurulan beyanları, böyle yağışsız bir mevsim geçirilirse; gelecek yıl topraktan ürün alınamayacağını bildiriyordu. Bu haberleri can kulağıyla dinliyordu. Yağışlar konusunda bir umut vermeyen haberler önce sessiz bir endişeye yol açmış, sonra da feryat figana neden olmuştu.
Olayla ilgili haberlerin doğruluğuna kanaat getirdiğinde yaşadığı panikten sonra o da herkes gibi önce, sadece “Hım!” diyerek endişesini belirtmiş, sonra yine onlar gibi daha dikkatle takip etmeye başlamıştı haberleri. Dahası saat başı televizyona, gün aşırı gazetelere ilgi duymakla kalmamış o, sabah akşam gökyüzünü gözlemeye de başlamıştı. Bölge için yağmurun esamisi okunmasa da gözü havada yağış belirtisi arıyordu.
Ülkenin bulunduğu coğrafi konum meteoroloji müdürlüğünün işini kolaylaştırıyor; yapılan hava tahmin raporlarının tutarlılığı adından söz ettiriyordu. İl il, kaza kaza, köy köy hava tahmin raporları harfiyen gerçekleşiyordu. Çoğu kişi nasılsa gerçekleşecek olan bu hava tahmin raporlarına göre tarlada yapacağı işini önceden programlıyordu. Şimdi, başlangıçta aldırış etmediği köylüden daha çok, her şeyde yağış belirtisi arıyordu.
Şu sıralar muhtemel yağışların başlayacağı bildirilse herkes sevince boğulacaktı. Onları sevindirecek başka belirtiler de vardı. Kuşlar uzun zamandır dut yemiş bülbüle dönmüştü. Çığlıkları duyulmaz olmuştu. Belki de yağışla birlikte sesleri gökyüzünü kaplayacaktı. Zinosların gökyüzünden ağmaya başlayan sesleriyle birlikte yağmur sağanak halde çok geçmeden bir yerlere düşecekti ama nereye düşecekti o can suyu? O şanslı yer neresiydi, orası ancak yağmurdan sonra belli olurdu.
Şehre gelen her tanıdığa, “Köyde yağıyor mu?” diye sorduğunda; “Hayırdır, senin ne işin var yağmurla; esnaf adamsın.” diyorlardı. Oysa işler kesat gidiyordu. Bırakın para kazanmayı, sermayesi bile erimeye başlamıştı.
Hele mutfak giderleri... çocukların okulu... bir de gezi merakı yüzünden sermayeyi elde tutması iyice zorlaşmıştı. Herkes gibi onun da kemer sıkması nafileydi.
Samanlık sevene seyran derlerdi, ama samanlığın seyran olacağı bir durum da yoktu ortada. Bu durum, ateşi bacayı saran âşıklar için geçerliydi ona göre. Kendi düşen ağlamaz misali üstlendiği külfetine katlanırdı aşkı yaşayanlar.
Hiçbir yükü isteyerek sırtlamadı. Hep birileri eyer vurdu sırtına; şu saçma yöre gelenekleri yüzünden. Farkında olmadan, daha doğrusu elinde olmadan; hatta dipçik zoruyla sırtladığı yükü taşırken verdiği molalarda hiç olmazsa rahat bir nefes alayım diyordu. Eline her zamankinden daha çok para geçmesi, biraz ferahlatacaktı onu. Onca borç yükünü sırtlamıştı, birazcık para akışı, devede kulak gibiydi; ama olsun...
Yılda bir nefes almasını, babasından kalan fındık bahçesinin geliriyle sağlayabilirdi ancak; o da toprak yeterli suyu alırsa... Haberlere bakılırsa bu yıl durum hiç iç açıcı değildi. Ülkede en çok yağış alan bölgenin burası olduğu göz önüne getirildiğinde son birkaç aydır durumun ne kadar olağanüstü olduğu, hatta ilerde vahim sonuçlar doğuracağı ilgili kurumların açıklamalarından anlaşılıyordu.
Yaz mevsimi kurak geçmişti. Sonbaharsa hiç bu kadar kuru olmamıştı. Güz yağmurları gecikmiş, hatta bütün bir sonbahar mevsiminde bir damla olsun yağmur düşmemişti toprağa.
Köylüler yazın çatlayan toprağın her zamanki güz yağmurlarının başlamasıyla suyu kana kana içine çekip depolayacağına inanıyorlardı. Bu gerçekleşmezse bile ardından kış bastırırdı zaten. Yağan kar uzun süre toprağı terk etmezdi.
Yapraklar ağaçlarda sararıp dökülünce bu yıl da susuz, taş gibi bir toprakla kışa girilmişti. Hatta kış yarılanmıştı. Bir umut, hâlâ kar yağabilirdi. Köylüler karın toprağa sağlayacağı faydayı kavrayacak durumda değillerdi, bir an önce gözleriyle görmek istiyorlardı toprağı kabartacak bereketi.
Aralarında güngörmüş kişiler de vardı. Yaşlılar kahvehanede yüreklere su serpmeye çalışıyordu. Onlara göre toprak suyla doygunluğa asıl kışın erişecekti.
Güz yağmurları bir hasretti. Yağmurlar başlayınca bereket çoğalırdı. Sular topraktan süzülüp derelere ulaşırdı. Geride bir başka yağmurla tazelenecek izler bırakırdı. Kış boyunca kar toprağı kolay kolay terk etmezdi. Toprağı uzun süre sarıp sarmalardı. Yavaşça eriyen kar toprağın bütün gözeneklerine dolardı. Sonra bir çocuğun annesinin memesinden sütü emdiği gibi toprağın gözeneklerine dolan suyu yaz boyu köklerine çekerdi bitkiler.
Döngü işte böyleydi. Döngü böyleydi ama bilge komşular kime anlatıyorlardı bunları! Ya kar yağmazsa… Nice olurdu köylünün, dahası onun hali.
Kış bitmek üzereydi. Ocak ayı da çoktan bitmişti. Şubat zaten “küçük ay”dı; başladığı gibi biterdi. Kar hâlâ yağmamıştı!
Velhasıl toprak, yazın, fındık bahçelerindeki ağaççıkların köklerine çekeceği suyu hâlâ depolayamamıştı. Sermayeleri umuttu...
Arada bir köylüye de şans güler der dururdu köyün delisi; çıkmayan candan umut kesilmez diyen zırdeliler de vardı.
Nihayet beyaz umut gökyüzünden yağmaya başladı. Kış sonrası, bahçelere fındık iriliğinde kar taneleri düşüyordu.
* Kıyı, Sayı: 271, Mayıs-Haziran 2011
Yazarın Diğer Makaleleri
DÜŞÜNCELERİME ŞEKİL VEREN ZİYARET
BAŞARIYI TAKDİR ETSEK Mİ ETMESEK Mİ?