
Başkandan Mektup3
2009’UN GÜZÜ
Sevgili Dostlar Merhaba,
Merhaba, sıla özlemiyle her nefesi derinden soluyan gurbetçi hemşerilerim.
İçinde kızıl alevler çıkaran tavliları yaktığı kara ateşte ekmek pişiren Emine Tiyze, evde boşu boşuna oturan geline iş buyuran Haci Nene, Funduklukda yaprak süpüren Ayşe Aba, ahırda nazarayı sağan Fatma Yenge, Cami yanında tabakadan tütün sararken sırtını güz güneşine veren Haci Emice; ne ben yazayım ne siz okuyun.
Sonbaharın sona ermekte olduğu şu günlerde birçok yaşamın da ölümle sonuçlandığına şahit olduk köyümüzde.
Sayısını söylemeye dilimin varmadığı yakınlarımızı zamansız kaybettik.
Kimi akranımız, büyüğümüz; kimi arkadaşımız, komşumuzdu.
Ne acı ki ölenler kimimizin abisi, amcası, dayısı, babasıydı da.
Ama köyümüz öyle bir köy ki, ateşin düştüğü yere elini sakınmadan uzatan komşular, ölenlerin yakınlarını bir nebze teselli etmeye çalıştı.
Zaten köyümüzü -daha doğrusu bana göre; Karadeniz bölgesini- diğer bölgelerden ayıran en önemli özellik insanların böyle zor günlerde birbirine olan destekleri değil mi?
Lahana’dan, Gaburun’dan, Fiz’den, Galoyna’dan Simli’den, Fakalenza’dan, İle’den, Bodamiya’dan, Çarşıda’dan, hatta Çarşı’dan, kimler gelmedi ki cenazelere...
Tek bizim yöremize has değil mi ki, cenaze evine üç gün sabah, akşam komşular tarafından yemek taşınır.
Yine üç gün boyunca sabah mezarlıkta, akşam evde ya da camide okutulan kur’an ı dinlemeye iştirak edilir.
Bu geleneğimiz son bulmasın isterim.
Son bulmasın bu özelliğimiz.
Çocuklarımıza komşuların bu davranışını anlatıp geleneklerin yaşamasına ön ayak olalım.
Sevgili dostlar;
İç içe olsanız da, insan vardır kendisi hakkında ancak uzun zaman sonra fikir edinebilirsiniz.
İnsan vardır sıcaklığına hemen kapılır, sokulursunuz ona.
Çok sık görüşmesek de Faniğun Osman’ı iyi tanıdım. İnsanla konuşurken içtendi. Dost canlısıydı. Amansız hastalığa yakalanmadan kısa bir süre önce görüşmüştük. Molozdan Kemeraltı’na doğru her zaman ki heybetiyle yürüyordu. Kim derdi ki o dağ gibi delikanlı devrilip toprağa karışacaktı. Ayaküstü laflarken çay içmeye zamanı olmadığını söyledi bana. Yoldan yeni gelmişti. Köye çıkacaktı.
Zaman sonra hastanede yatırıldığını duyduğumda inanmadıydım. Ziyaretine bir Numune hastanesinde gittim bir de, ramazan bayramında köydeki evine. O gün, eşi tavuk pişirmişti ona. Pilavla katık edip iştahla yiyordu. Hastanedekinden daha semizdi, ama o heybetli Osman’dan eser yoktu tabii. Günden güne eriyişi, sayılı günleri kaldığını düşündürse de o gün iştahla yemek yiyişi, Osman’ın daha uzun yıllar yaşayacağına şartlandırmıştı beni. Ama olmadı. Ölüm erken yakaladı onu. Ondan geriye sizde ne kaldı derseniz; derim ki, O heybetli yürüyüşü ve iştahla yemek yiyişi... Nur içinde yatsın.
İsmet Aga mahallemizin büyüğüydü. Sakin bir kişiliği vardı. Yüksek sesle konuştuğunu hiç duymadım. Köye gittiğimde yol kenarında bağ bahçe işlerinde oyalanırken elinde sigarasını gizleyerek yanımdan geçer, camiye giderdi. Orda fazla durmaz, biraz soluklandıktan sonra eve dönerdi. Gider, dönerken yaptığım işi onaylar beni çalışmaya teşvik ederdi. Onu her gördüğümde sıhhatinin biraz daha kaybolduğunu hissederdim. Son günlerde sendeleyerek yürürdü. Zaman geldi, peşine çekemediği ayaklarını artık yere sürüyerek gitmeye başlamıştı. Doktorun ona yasakladığı sigarayı gizliden gizliye içerdi. Öldüğünde cebinde yarım izmarit, bir de çakmağı olduğunu söylediler. Nur içinde yatsın.
Sevgili Dostlar;
Ne acı ki, köyümüzde bir aileden aynı günde iki cenaze de çıkmış oldu. İsmet Aga’nın yeğeni Celil, ondan yarım saat sonra yurt dışında vefat etmişti. Cenazelerini iki gün arayla defnettik.
Yaz tatillerinde köye çıktığımızda Celil’le o zamanki Gomela İlkokulu’nun bahçesinde futbol maçı yapardık. Esmer bir delikanlıydı. Sevenleri “gotum” derdi ona. Daha sonra çalışmaya Avrupa’ya gitti o. Kardeşi Servet, amca çocukları -İsmet aganın- Zeki, Meki ve Nedim de onun gibi iyi top koştururlardı. O zamanlar, o küçük okul bahçesi koca bir alan gibi gelirdi bana. Cenaze günü okulun bahçesinde o günleri yâd ettim. Bahçe küçülmüştü sanki. Öyle hissettim. İsmet Aga’yı bizim tarlanın başındaki mezarlıklarına, Celil’i de yağmurlu bir günde o okulun alt tarafındaki mezarlıklarına defnettik. Fındıklığa gerilen brandanın altında dualar okunurken gözlerimi Celil’in çocuklarından alamadım. Çaresizdiler. Hayat o derece acımasız, o derece anlamsız geldi bana. Fakat “Kadere inanmak” tek tesellimiz değil mi?
Sevgili dostlar;
Kaybettiğimiz diğer değerlerimiz için de çok şey yazılır elbette. Ama yazmaya ne yürek kaldı bende, ne de sizi teselli etmeye yetecek kelime...
Hepimizin başı sağ olsun.
Bu güz, her sabah sala sesleriyle yatakta sarsılarak uyanmakla, ölümü daha sık anımsamaya başladım.
Hepinize selam ederim.