
Ufuk Turu
Tasavvufi Anlamda
Hayat Ve Ölüm
Değerli Okurlar ve Dostlar,
Son günlerde, köyümüzden, çevremizden, yakınlarımızdan birçok insanımızın, içinde yaşamakta olduğu bu fani(geçici) âlemle alakalı, yüce yaratanın takdir ettiği hayat macerasını tamamlayıp ebedi âleme intikal etmişlerdir. Kendilerini rahmetle ve dua ile anıyor, geride bıraktıkları sevdiklerine, yakınlarına hayırlı ve uzun ömürler diliyorum.
Mutlak anlamda, her doğan canlı ölüme adaydır. Her canlı ölümü tadacaktır.
Efsuni anlamda ölüm, canlının rızkının dünyadan kesilmesi olayıdır; diye tanımlanır.
Ancak, tasavvufi anlamda ve murşid’in gönül gözüyle hayat ve ölümü, gönül pınarından akan, kozmik ilim ve duygularla örgülemiş ve işlemiş üstadın kaleminden aktaralım:
“Gel vücûdun perdesin kaldır, cemâl-î yari gör
Can gözünden sil gubârın, çehre-î dîdârı gör
Beyti ma’mur oldu Yahyâ’nın bu beyt-î dil-küşâ
Ayn-i ibretle hele ma’mûre bak, mi’mârı gör”
Tasavvuf, aslında, insanoğlunun ikilikten kurtulup birliğe ulaşma mücadelesinin adıdır. Bu konuda, daha önceden gelmiş geçmiş tüm gönül erleri aslında ‘ikilik’ ya da başka bir ifade ile çokluk/kesret kavramın izafi olduğunu, bu çokluğun sadece bir görüntüden, bir hayalden ibaret olduğunu ifade etmişlerdir. Bu ifadelerini bir aklî yürütmenin sonucu olarak değil bizzat yaşayarak, müşahede ederek ortaya koymuşlardır. Ancak günümüzde artık birtakım felsefî tartışmalarda olduğu gibi tasavvufun da ifade alanında fizikteki gelişmelerin ve fiziğin maddeyi algılama biçiminin de önemi söz konusu olmaktadır.
Newton öncesi bilimsel bakiyeyi bir tarafa bırakırsak Newton’la birlikte bir madde ve evren anlayışı gelişti. Ona göre, madde uzayda yer kaplayan ve kütlesi olan şeydi ve zaman da maddenin hareketi ile ortaya çıkıyordu; veya hareketin bir fonksiyonu idi. Bu evren ya da varlık anlayışında en temel unsur ‘uzayda yer kaplayan şey’ olan maddedir ve gerçekliği vardır. Yani madde (Newton’a göre yaratılmış olsa da gerçektir).
Ne var ki, insanlık, birçok alanda olduğu gibi fizik sahasında da durmadan çalıştı ve gerçeklik hakkında, geliştirdiği ve çoğunu da ulaştığı ispatlarla desteklediği yeni anlayışlara uzandı. Bunlardan biri de, Newton’un madde ve evren görüşünü tümünden sarsan kuantum fiziğine dayalı yeni madde ve evren görüşü idi.
Kuantum fiziği, insanların, maddenin en ücra ve mahrem köşelerine kadar inebilmelerini sağladı. Ve sonuçta gördü ki, aslında uzayda yer kaplayan bir şey yoktu. Madde denilen, sadece ve sadece enerjiden ibaretti. Saf enerji.
Enerji, enerji iken ele avuca sığmaz bir şeydi ama bir şekilde yoğunlaştığında hemen bir görünüm kazanıyor ve o görüntünün arkasında gizleniyordu. O görüntüye bakanlar gerçekliği görüntü olarak algılıyorlardı. Oysa gerçek olan görüntünün ardında kendini gizliyordu. Fakat burada önemli olan, evrensel ölçekte bu enerjinin bir kaynağının olması ve bu enerjiyi yaldızlar, gezegenler, mavi dünyamız, dağlar, ırmaklar, denizler, ormanlar, hayvanlar ve insanlar şeklinde yoğunlaştıran yani onları bizim ifademizle maddeye dönüştüren bir şuur, bir akıl, üstün bir zeka, aşkın bir varlık olmasının zorunluluğudur.
Böylece yeni fizik, ya da kuantum fiziği maddenin kendi başına bir varlığının olmadığını, onun enerjinin bir tür görünümü olduğunu ortaya koydu. Fakat, insanlığın büyük çoğunluğu düşünürken ve gerçekliği kendi aklında şekillendirirken daha ziyade sadece beş duyusunu kullanma zafiyetinden kurtulamamaktadır. Beş duyu, kendimizi ve varlığı kavramaya çalıştığımızda hep yanıltıcı oyunlar oynamaktadır. Bu şekilde akıl dediğimiz büyük nimeti de sadece maddi dünyada ya da başka bir deyişle görünürler dünyasında işleterek onu bir bakıma heba etmekteyiz…
Anlatmaya çalıştığımız gibi modern fizik maddi boyutu aştı da, peki insan denen bilinmez denklemi nasıl çözecek? Fizik bu sahada artık sınırına dayanır ve ‘pes’ der. İnsan inkar edemez ki, kendi içinde maddeden öte bir gerçekliği vardır. Düşünen, sorgulayan, şüphe eden, arayan bir unsur. Fransız filozof Descartes de, yaşamının belirli bir döneminde ruhsal bir boşluğa düşmüştü. Kendi varlığına, kendisinin gerçek olup olmadığına dair sarsılmaz bir kanıt, kesin bir bilgi arıyordu. Beş duyusunun da kendisini yanılttığını ve kesin bilgiye ulaştıramayacağını biliyordu ve her şeyden şüphe ediyordu; kendi gerçekliğinden bile. Ama sonunda şüphe edemeyeceği bir gerçekliğin farkına vardı: “Hiçbir gerçeklik yoksa” dedi “bu şüphe eden kim?”. Ve nihayet “cogito ergo sum (düşünüyorum o halde varım)” diyerek şuurunun, bilincinin inkar edilemez olduğunu anladı.
Fakat günümüzde, bu Fransız filozofun “düşünüyorum öyleyse varım” ı olduğundan farklı algılanıyor sanki. Günümüzdeki maddeci düşünce ve eğilimlerin hakim olduğu bir kültür dünyasında insanlar bu cümleyi daha ziyade “ben etimle- kemiğimle, isteklerimle, her şeyimle varım” gibi anlıyorlar. Bir kere insan, bedeniyle var olamaz. Bedenimiz gerçekte doğadan ödünç alınmadır. Belirli bir zaman süreci içerisinde birtakım değişikliklere uğrayarak faaliyet gösterir ve o belirlenmiş süre gelince ölür. Ardından bedenimiz geldiği yere geri döner; yani toprak olur. Aslında ölünce insanın çürüyüp gitmesi o kadar da üzüntü duyulacak bir şey değildir. Topraktan geldik tekrar toprak olacağız. Toprak ise her zaman yeni yeni hayatlar doğurur.
Peki, bedenimizle varolamıyorsak nasıl varız? İşte ‘düşünüyorum öyleyse varım’ diyen şey vardır. Yani şuur, bilinç, ruh… bizi biz yapan, insanı insan yapan o güzel bedeninin içinde faaliyet gösteren esasıdır, ruhudur. Ama işin gerçeği şu ki, o da, yani ruhumuz da bir yerden ödünç alınmadır ve o da geldiği yere gitme çabasındadır. Onun geldiği yer mutlak ve aşkın olan Allah’tır…
Eğer Fransız filozof sufi öğretiyle tanışmış olsaydı ve bir mürşidin örsünde dövülseydi, bu büyük zekadan yine de insanlığın sürekli müracaat ettiği bir söz çıkardı; ama bu kez söz “düşünüyorum öyleyse onunla varım” ya da “ben kendi başıma var değilim, var olan ancak odur” gibi olurdu. Yahya Üstad gerçekliğin kavranmasını divan şiiri üslûbuyla ne de güzel ifade etmiş tasavvuf pınarından içerek:
“Gel vücûdun perdesin kaldır, cemâl-î yari gör
Can gözünden sil gubârın, çehre-î dîdârı gör”
Vücudun perdesi, yani kendine izafe ettiğin varlık perdesini, kendini mutlak anlamda var zannetme düşüncesini atabilirsen, benliğinin bu şekilde işleyişinden kurtulabilirsen yarin cemâlini yani mutlak varlığı, Hakk’ı görebilirsin diyor. Bu düşünceden, bu benlikten kurtulabilmek için de “can gözünden sil gubârın” yani can gözünün, kalp aynasının tozunu sil ki onun apaçık çehresini görebilesin diyor. Ve Üstad devam ederek, “beyti ma’mur oldu Yahyâ’nın bu beyt-î dil-küşâ” ; Yahya’nın bu kalp açıcı beytinin, yukarıdaki ilk ikilikte söylediği sözün aslında beyti ma’mur (Kâbe) gibi olduğunu ifade etmeye çalışıyor. Nasıl ki insanlar ibadet etmek için Kâbe’ye yöneliyorlarsa hakikati bulabilmek için de bu beyitteki anlama yönelmeliler; kendilerine verdikleri varlık vehminden kurtulmalılar demek istiyor.
Nihayetinde “ayn-i ibretle hele ma’mûre bak, mi’mârı gör” ibret gözüyle, irfan ile bütün bu âleme, bütün bu evrene, yaratılmış olan her şeye bakarsan esas mimarı, gerçek yaratıcıyı, hakiki varlığı görebilirsin diyor.
İşte sufi düşünce yani tasavvuf; bir yandan güzel ahlâkın peşinde koşarken bir yandan da ve esas olarak varlık dağını delip hakikati temaşa etmenin ve ettirmenin çilesi içinde. Sadece filozoflar için değil, samimiyeti olan herkes için…