
Çağdaş İmamın Kaleminden
ÇAĞDAŞ İMAMIN KALEMİNDEN;
Değerli Okurlar;
Şairin haklı olarak ve eminim ki üzülerek kaleme aldığı "EY HOCA BİR FATİH'A DA ATATÜRK'E OKU" şiirinde; çok veciz ve o kadar da anlamlı mısralarla tasvir ettiği ve eleştirdiği, yarım bilgiye sahip ve taassuba batmış yanlı din görevlilerinin ötesinde; Bu gün cumhuriyetimizin okullarından yetişmiş çağdaş ilimle donanımlı, her türlü peşincilikten ve taassuptan arınmış münevver halkımızın değerleriyle bütünleşmiş din adamlarımızın karşısında saygıyla eğilmemiz gerekir.
Bu şiiri sunmaktan dolayı üzüntü duymakla beraber siz değerli okurlarla paylaşmam gerektiğine inandım. Ancak ve ne var ki "Camiler ve Din Görevlileri Haftası" vesilesi ile düzenlenen seçkin bir panelde, o muhteşem konuşmacı din adamının, adeta, huzurun ve mutluluğun reçetesini sunan konuşmasını ve haklı taleplerini gelin hep beraber okuyalım:
Sayın Valim
Değerli Konuklar
Basının değerli temsilcileri
Hepinizi saygı ve sevgi ile selâmlıyor, zaman ayırıp biz Diyanet çalışanlarını “Camiler ve Din Görevlileri Haftası”nda yalnız bırakmadığınız için teşekkür ediyorum.
Camiler ve Din Görevlileri haftası vesilesi ile gerek ağırlıklı olarak görev yaptığımız Camilerden, gerekse hizmetlerin en ağırlıklı noktasında bulunan Cami görevlilerinden bahsetme imkânı bulabiliyoruz. Bu her iki olgunun tarihimizdeki yeri ile günümüzdeki yeri arasında önemli bir değer kaybı olduğunu öncelikle belirtmek istiyorum.
Şu bir gerçektir ki, Allah’a tapmayı, yani ibadeti unutan toplumların sahte ilâhlara sarılmaları tabiatın ve yaratılışın bir zorlamasıdır. Çünkü insanlar için bir mânevi dayanak ihtiyacı, sonradan ortaya çıkan bir şey değil, fıtri bir durumdur. Yani insanın kanı ile canı ile birlikte yoğrulup yaratılmıştır. Önemli olan bu ihtiyacın gereği üzere ve insan onurunu rencide etmeyecek şekilde karşılanmasıdır. İnsan yaratılışına en uygun olan inanma, hiç şüphesiz islâmın önerdiği inanma şeklidir. Bu bakımdan, İslâmın mabeti olan cami ile onun görevlisinin, bu inanma şeklinin gerçekleştirilmesinde en önemli iki etken olduğunu belirtmekte de fayda vardır.
Değerli Konuklar,
Kendi kendinden kopmuş, tarihinin, dilinin, dininin, görenek ve geleneklerinin yabancısı, hatta düşmanı kesilmiş geniş halk tabakalarının, o arada gençlerin bu durumdan kurtarılabilmesi için herkesin bir şey yapması gerekir. Burada en önemli görevin Diyanet’e ve din adamına düştüğünün bilincinde olan bizler, anneler, babalar, öğretmenler olarak sizleri de bu bilince ortak olmaya davet ediyoruz.
Dinsiz olunamayacağını, duasız ve ibadetsiz kalınamayacağını hep söylüyoruz da, hangi din, hangi ibadet ve ne çeşit dua, bu konuda bir karar verilebilmiş değildir. Din deyince İslâm, dua deyince eşi ve benzeri olmayan ve tek olan Yüce Yaratıcıya başvuru ve sadece O’ndan isteme, ibadet deyince de sadece Yüce Yaratıcıya hiç kimseyi araç ve ortak yapmadan, yine O’nun önerdiği ibadeti anlamak gerekir. Bu ölçülerin dışındakilerin ise insanı sadece mutsuz eden davranışlar olduğunu bilmekte fayda vardır.
İslâm dininin beş temel esasından biri olan ve Hz. Peygamberin ifadesi ile dinin de direği mesabesinde bulunan namaz, aynı zamanda kollektif özelliği en fazla olan ibadettir. Yani namaz topluca yerine getirilmesi önerilen bir ibadettir. Topluca yerine getirilmesi gereken bu ibadet için mekânlara ihtiyaç vardır. İşte bu ibadet için İslâmın ilk yıllarından itibaren bizzat Hz. Peygamberin öncülüğünde ve çalışması ile bir mescit, cami meydana getirilmiş, daha sonraları, en güzellerini Türk milletinin inşa ettirdiği binlerce cami müslüman olan ve olmayan ülkelerde faaliyetlerini sürdürmeye devam etmişler ve kıyamet sabahına kadar da devam edeceklerdir.
Peki nedir Cami?
Cami, mü’minleri toplayan ve bir araya getiren anlamında özel bir isim olup, namazın topluca kılındığı mekânların adıdır.
Cami, inananları sadece bedenen değil, ruhen, kalben, zihnen ve hissen de bir araya getirir ve birleştirir. Kabile, aşiret, ırk, zengin, fakir ayırımı giderilerek bütün müslümanları aynı şeye inanan, aynı şeyi düşünen ve hisseden bir topluluk haline getiren cami, aynı zaman- da insanları barıştıran ve kaynaştıran sosyal bir kurumdur. İnsanlar burada kendilerini hem Allah’ın evinde ve huzurunda oldukları hem dileklerinin kabul edileceği ve hem de birbirlerine cennette olacakları gibi eşit oldukları bilincine varırlar. Bu husus ise çok önemli bir tatmin, güven ve moral kaynağıdır. Bu moralin bireyden topluma yansımaması tabii ki düşünülemez.
Camiler, Allah’ın evi kabul edilir. Oraya devam eden cemaat ise, Allah’ın evinin, dolayısıyla Allah’ın ziyaretçi kullarından oluşur. Cami görevlisi de bu ziyaretçilerin, Allah’ı ziyaretlerini idare eden, onlara bu hususta rehber olan kimsedir. Cami görevlisi Allah açısından cemaatin temsilcisi, cemaat açısından da Allah’ın elçisidir. Namazı kıldırdığı ve bu iş için en önde olması gerektiği için imam adını alan bu görevli namaz ibadeti için Allah ile kulu arasında aynı zamanda bir aracıdır.
İmamın çok çok önemli olan bir görevi de insanları Allah’a, Allah’ı da insanlara sevdirmektir. Zaten bu başarıldığı zaman, toplumsal sorunların büyük bir bölümü de ortadan kalkar. Din görevlisinin önemi de burdan gelmektedir.
Ayrıca cami bir şifahane, görevlisi ise bir ruh hekimi ve gönül doktorudur. Bu doktor, insanı ahlâki ve itikadi hastalıklardan korur.
Cami bir aile, görevlisi ise şefkatli bir babadır.
Cami bir okul, görevlisi ise bilgili, yetenekli ve kültürlü bir öğretmendir.
Cami bir huzurevi, bir istirahat yeridir. Dünyanın ve hayat sıkıntılarının yorduğu insan, orada ruhen ve zihnen dinlenir, yenilenir ve kendine gelir. Zaten maddenin sıktığı insanı gerçek anlamda bu mana evinden başkası dinlendiremez. Buraya ölü ve bitkin olarak girenler, yeniden hayata kavuşarak zinde bir şekilde buradan çıkarlar. Mü’minin ruhu camide genişler ve Allah’a yükselir, zihni açılır, kalbi de parlar. Maneviyatları güçlenen insanlar camiden çıktıklarında artık maddenin mahkümu değil, hakimi olurlar. İşte bunlar, bize Allah’ın evinin katkıları ve faydalarıdır.
Değerli Konuklar,
İmam ve din görevlisi ile ilgili de bu vesileyle bir şeyler söylemekte fayda vardır.
Öncelikle imam, cemaatinin her birinin maddi ve manevi dert ve sıkıntılarıyla yakından ilgilenir. Gördüğü rüyanın tabirinden, hastasına, ölüsünden, düğününe, mevlidinden, askerlik yolcusuna kadar türlü vesilelerle imam hep cemaatinin yanındadır ve yanında olmak durumundadır. İmamın, cemaatini türlü vesilelerle din konusunda bilgilendirmesi de ayrıca kayda değer bir husustur.
Değerli Konuklar,
Ülkenin sosyal ve ahlâki ayarsızlığının başlıca devası bize göre din adamıdır. Ancak, kastedilen devlet eliyle yetiştirilmiş, kaliteli, yeterli ve her türlü peşincilikten ve taassuptan arınmış din adamıdır.
Gerçek din adamları yetiştirilmezse, onların yerini sahtelerinin hemen dolduracağını tarihen biliyoruz.
Şuna inanmak gerekir ki, insanoğlunun topluma ve insanlığa yararlı olacak bir yetenek kazanabilmesi için işe, mutlaka ve mutlaka kendisini terbiye eden, kendisini eğitmekten ve kendisini tesfiye ve tezkiyeden başlaması gerekir.
Tarihin tespit ettiği gerçeklerdendir ki, din adına işlenmiş hataların ve din istismarını gaye edinen menfaatçilerin eliyle insanlık bir hayli acı çekmiştir. Fakat, dikkat edilecek olursa, bu zorbalıklar ve hatalar, dinin gerçek yüzünü ve özelliğini koruduğu zamanlarda değil, cehalet ve taassubun eline düştüğü zamanlardadır.
Bugüne kadar gördük ki, bütün dünya, geçirmekte olduğu çeşitli krizlerden ve olumsuzluklardan yakasını kurtarmak için manevi hayatı toplum bazında yaygın ve hakim bir kuvvet olarak yaşatmak zorunda olduğunu anlamış bulunmaktadır. Batı, bu ihtiyacı çok iyi farkederek ruhban sınıfının fikri ve sosyal seviyesini büyük bir dikkat ve uyanıklıkla beslemektedir. Batıda birkaç fakülte bitirmiş olarak meslek hayatına başlayan teologlar ile kilise adamlarının, kendi toplumları içinde kurdukları otorite, materyalizmin buhranları içinde kıvranan kitleleri göğüsleyip iç dünyalarına davet edebilecek nüfuzu temin etmiş bulunuyor.
Bizde ise durum tamamen farklıdır. Öğrenimini tamamlayıp İmam-Hatip, Kur’an Kursu öğreticisi veya vaiz olarak görev alan kimse, maaşıyla yetindiği takdirde refahlı ve onurlu bir hayat imkanından mahrum gibidir. Aldığı maaşla geçimini doğrultamayacağından, şevk, heyecan ve gayretini mesleğinin gerektirdiği okuma, araştırma gibi zihni ve kültürel işlere tahsis etmesine imkan bulamamaktadır. Bu yüzden de ister istemez cenaze işlerini takiple dirilerden çok ölülere faydalı olmak için zaman harcamaktadır. Sonuçta da imam denince, gözümüzün önüne münevver ve itibarlı bir zümre değil de muhtaç, ezilmiş ve kendi halinde bir kalabalık geliyor. Halbuki bilgi, vakar ve refah, cehalet, taassup ve geriliğin düşmanıdır. Aklımıza gelen soru şudur; milli ve manevi savunma mekanizmamız, tarihi ve ananevi dayanak noktamız olan bu sınıfı, neden ilim ve irfan gerçekleriyle donatıp varlık ve dirlikle refaha ulaştırarak kuvvetlendirmiyoruz?
Kimi yazarlarımız “İmam ne üretir?” diye kamu vicdanı ile alay ederken kimi politikacılarımız da “İmamlık bir meslek değildir” diye ahkâm kesebilmelerini anlamak mümkün değildir.
İstanbulda bir ruhban okulunun açılması tartışılırken, ülkenin hemen tamamına yakın nüfusu için çok büyük bir önem taşıyan İmam Hatip Liselerinin kapatılmasından dem vurmak veya ilahiyat fakültelerinin hem kontenjanlarını hem de istihtam alanlarını daraltmak gibi uygulamaları da anlamak mümkün değildir.
Bu teorisyenler diyelim ki, ülkenin gerçeklerinden veya ihtiyaçlarından habersizdirler, peki büyük Atatürk’ten de mi habersizdirler? Yoksa, büyük Atatürk’ün fikriyatı onlar için bir anlam ifade etmiyormu?
Bakın ne diyor Atatürk?
“ Müslümanlıkta imam, toplumun en üstün adamıdır, zamanının en münevver ve en aydın adamıdır. Dört beş yüzyıl birbirini tutmayan ictihatlarla, esen rüzgara göre verilmiş fetvalarla, inançlarıyla oynanan Türk milletinin din duygularını, bir sürü skolastik cahilin eline bırakamayız. İleride bu işi bizzat ele alacağım.”
Biz Atatürk’ün bu cümlelerinden şunu anlıyoruz.
Atatürk, idealinde, aydın görüşlü, dini meselelere vakıf, bilgisi, görgüsü, ifade ve davranışlarıyla muhataplarına huzur ve güven telkin eden din adamı hayalini yaşatmaktaydı. O hem böyle bir sınıfın yetiştirilmesini hem de bu sınıfın toplum için lüzumunu biliyordu demektir. Eğer, bugün böyle bir sınıfın kuvvetlenmesinin tehlike teşkil edeceğinden korkuluyorsa, hemen hatırlatalım ki, korkulacak şey ilim ve irfan değil, korkulacak şey cehalet ve taassuptur. Zira biliyoruz ki bilgi ve inanmışlığın iz ve eserlerini hep taassup ile cehalet devirmiştir. Bilmek durumundayız ki, bir kıymetin gerçeğine iltifat etmemek, sahte ve yapmasına buyur etmek demektir. Bunun ne kadar akılcı olduğunu hep birlikte düşünelim.
Değerli Konuklar,
Milletimiz, özellikle köy sakinlerimiz doğaları gereği Devlet memuruna hep mesafeli durmaktadır. Bunun tek istisnası memur olduğu halde din adamıdır. Öyleyse bu gerçekten hareketle, aydınlarımız ile geniş halk tabakası ve köy sakinlerimiz arasında köprü olacak ve onları birbirlerine yaklaştırıp uzlaştıracak olan bu dava ve iman adamını cehaletten kurtarmak, ona bilgi, irfan ve memleket aşkı ile mücadele bilinci aşılayıp ileri bir ruh ve kafa yapısının oluşmasını sağlamak hayati bir önem taşımaktadır.
Değerli Konuklar,.
Allah duygusunu kaybetmiş toplumun bireyleri nerede ve hangi şartlar içinde bulunurlarsa bulunsunlar, biribirlerine sıcak ve yumuşak bir dostlukla bağlanamaz. Belki kanunların, zaruret veya menfaatlerin baskısı ile birbirlerine yaklaşmaya çalışırlar, ama böyle bir ilişki kupkuru bir ortaklık anlayışı ötesine asla geçemez. Oysa bize, içten samimi, başkasını kendisine tercih eden nezaket içinde yaşayan bireyler gerekiyor. Bunları da Allah duygusu ile gerçekleştire biliriz. Bu işe en yakın olan kimseler de işte bu din kadrosudur. Zira yukarıda da değindiğimiz gibi bu sınıf, Allah’ı insana, insanı da Allah’a sevdirme misyonunu yüklenmiş kimselerden oluşmaktadır.
Allah duygusun yer etmesine gerek var mı derseniz, deriz ki, insanlık, ihtiras ve tutkularını bir karar ve kıvama göre ayarlayan ve kanunun durduramadığı hayvani ve aşağı temayüllere gözcülük eden Allah duygusu ve iman, tarih boyunca milli değerlerimizin ileri karakolu olmuş, toplumun çürük ve sakat taraflarını lehimleyerek mütecanis bir bütün meydana getirmiştir. Bugün buna her zamankinden daha fazla ihtiyacımız vardır.
Ne yapacağını bilemeyen, kah uyuşturucuda, kah alkolde deva arayan, kah teröre, kah adi suçlara bulaşan gençliğimiz için kendi öz evladını ağladığı için öldüren veya satan ana babalar için, malına varis olmak için ana-babasını öldürmek için kiralık katil tutan evlatlar için, evet toplumdaki muzır, sakat ve ruh dengesini kaybetmiş bütün insanlar için Allah duygusundan başka önerilebilecek bir şey yoktur. Bunun dışındaki önerilenlerin ise artık işe yaramadığını hep anlamış bulunuyoruz. O halde bu öneriye ve dinin engin ve kurtarıcı mesajına kulak vermek artık her birimiz için bir görevdir diyebiliriz. Yine de takdir sizindir.
Şunu da ilave edelim ki, din adamlarımızın fikri, sosyal ve maddi mahrumiyetlerini ilim, irfan ve refah ile yer değiştirmezsek, ailelerin, evlatlarını din adamı yetiştirmek heveslerini beklemek beyhude olur. Halbuki bugün, o seviyeli ve aydın din adamına her zamankinden fazla muhtacız. Bunu gözardı etmek, ülkenin gerçekleriyle bağdaşmaz. Bunu da bilmekte fayda vardır.
Bugün Türk toplumunun kalkınması, fikri ve medeni bir yüceliğe ulaşması, sadece ekonomik, sosyal ve zihni tedbirlerin eliyle gerçekleşmesi mümkün değildir.
Bu bakımdan millet olarak kalkınmamızın ve huzurlu bir toplum haline gelmemizin parolası; aydın ve maddi olarak da bir şeye muhtaç olmayan bir din ve iman mekanizması kurarak kültür davamızı, vatan coğrafyasına şamil, bir dini ve milli beraberliğin işbirliğine emanet etmek olmalıdır. Bunda ise, hem bireyler olarak hem de millet olarak sayamayacak kadar faydalarımız vardır.
Asla unutmamalıyız diyor, tekrar hepinize sevgi ve saygılar sunuyorum.
Hoşça kalın.